Baba & Baba (!)

Yayınlandı: 17/12/2010 / Bilgi herelesi, Sinir herele

“Aksaray’da 5 çocuk babası olan 46 yaşındaki A.K., amcasının oğluna kaçtıktan  sonra tekrar eve dönen 13 yaşındaki kızının bakire olup olmadığını anlamak için cinsel ilişkiye girdi. Annesinin yanında babasının tecavüzüne uğrayan küçük kız hamile kaldı. A.K. doğan bebeği de öldürdü. ”

 

 

“Muş Varto’nun Buzlugöze köyündeki Ziyaret mezrasında oturan

8 çocuk babası Şamil Şener, kız çocuklarını 4 kilometre uzaklıktaki

okula göndermekte güçlük çektiği için 20 ineğini satarak mezraya

okul yaptırdı.”

Yorum yapmaya değer mi?

Reklamlar

Wikipedia‘nın Türkçe sayfasına göre Türkiye’deki toplam üniversite sayısı.  Bunların 14 tanesi 2010 yılında; 8 tanesi 2009 yılında; 8 tanesi 2008 yılında; 28 tanesi 2007 yılında; 17 tanesi de 2006 yılında kurulmuş. Yani son 5 sene içinde kurulan üniversite sayısı 75. Başka bir deyişle Türkiye’deki üniversitelerin yarısı son 5 sene içinde kurulmuş. Evet üniversitelerin kurulması güzel bir şey. Üniversite sayısı çok olsun. Mezunu çok olsun. Okumuş nufüs artsın. Ülke gelişsin vs vs… İyi, güzel, hoş da üniversite açmak bir maharet değil. O üniversitelerden mezun olan öğrencilere iş imkanı sunamadıktan sonra ne anladım bu işten! Mayıs 2006’da işsizlik oranı %8.6 iken; Nisan 2009’da %13,2’ye çıkmış. Mayıs 2010 itibariyle de %10,5 görünüyor Eurostat sitesine göre. Rakamlar gösteriyor ki kurulan üniversitelerden mezun olanlara kurulan üniversitelerle orantılı olarak iş imkanı sağlanmamış. Son bir sene içinde bu oranlarda bir düzelme görünüyor; ama, 2006-2009 arasında kurulan üniversitelerden mezun olanların hepsi henüz iş bulabilmiş değil. Şuanki oran hala 4 sene öncekinden daha yüksek.

Neyse, benim asıl söyleyeceğim bu değildi aslında. Bugün sabah ntvmsnbc’de okuduğum bir haber üzerine konuşmak istedim. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı ve Uluslararası Öğrencileri Değerlendirme Programı 2000 yılından itibaren her üç senede bir dünya genelinde 15 yaşındaki öğrencileri değerlendirmeye alıyormuş. Çıkan sonuçlara göre de ülkelerin eğitim politikaları şekilleniyormuş. Bizim 2000 yılından beri sıralamada son 3’te yer almamız da eğitim politikalarımızın ne kadar etkili olduğunu göstermekte. Biz hala gidelim ilköğretim öğrencilerine İngilizce’yi uzaylılarla öğretmeye çalışalım. (bkz. uzaylı gören köylü). İlköğretim eğitim kalitesi böyleyken lisede ya da üniversitede başarısız olan öğrencilerde suç bulmanın bir alemi yok. 15 yaşındayken dünya ortalamasının altında eğitim kalitesine sahip bir eğitim kurumundan çıkmış birinden üniversiteye geldiğinde olağanüstü şeyler yapmasını beklemek bir tek bizim millette vardır sanırım. Belki bir de sıralamada sonuncu olan Meksika’da böyledir. Hal böyleyken, dünyanın en iyi 500 üniversitesinde sadece iki üç üniversitemiz var diye üniversite eğitim sistemini eleştirmek çuhaldızı batıracak yer bulamamaktır.

*Sambaya giden yolda çekilen çile kumsaldır.

*Sevdiği Müzikler: Ölürüm Brezilyam, Çırpınırdı Atlantik Okyanusu

*Sevdiği Filmler: Kurtlar Vadisi Arjantin, Nefes: Samba Sağolsun

*Sevdiği Kitaplar: Şu Çılgın Brezilyalılar, Atlantik geçilemez

*Sevdiği Sözler: Ne Mutlu Brezilyalıyım Diyene, Bir Brezilyalı Dünyaya Bedeldir.

Brezilya Ordusu’nun Baslica Sloganlari:

* Her – Brezil – sambaci – dogar.
* Lim lim, bo bo, samba samba, yap yap.
* Sambalar bitmez, Brezil bolunmez.
* Sambalar sambalar, diloy diloy sambalar.
* En buyuk sambaci asker, bizim asker.
* Asker oldum sambaci, bugunum dunden ziyade haci.
* Brezil sana canim feda.
* Her – sey – Brezil – icin.

Nerden ya da nasıl karşılaştım bu grupla bilmiyorum ama çok hoşuma gitti. Türkler hazırlamış. Daha fazlası için buyrun burdan bakın.

Mourinho Başgan…

Yayınlandı: 29/11/2010 / Spor herelesi, Yorum herelesi

 

 

İşte günlerdir beklenen El Classico’nun sonucu. Pique’den Mourinho başgana. Hiç zevk almadım maçtan. Barcelona oynadı Real Madrid izledi. Hatta Barcelona o kadar çok oynadı ki artık Real Madridliler sinir krizlerine girdi ve 1 kırmızı 10 sarı kart gördü. Barcelona’nın böyle oynayacağı belliydi ama Mourinho başgan Interle yaptığı gibi bişiler yapar belki diye umutlanmıştım; fekat olmadı. Barcelona böylece maçtan önce artis artis konuşan Mourinho’ya çok pis koymuş oldu tokadı.

Şimdi takımda Xavi-Iniesta  gibi insan dışı varlık var. Adamlar bir kere top göstermiyor rakibe. Üstüne bir de çılgınlar gibi pas yapıyorlar ve hatta ohalanböylepasmıolur dedirten ara paslarından da çok miktarda yolluyorlar.

Messi mi Ronaldo mu diye artık karşılaştırma yapmayalım. Messi tabi ki. Ronaldo bir kere apaçi. Aynı kategoride bile değiller. O gitsin Guardiola’yı itsin, agresif bir şekilde sağa sola sataşsın; Messi öbür taraftan hiper süper asistler yapsın, maç kazandırsın. Ronaldo’nun önemli maçlarda bir şey yaptığına henüz şahit olmadım. Ufak tefek mahalle takımlarına karşı şov yapsın anca.

Maçı izlerken aklıma Galatasaray-Fenerbahçe maçları geldi. Ne olursa olsun bizim Fenerbahçe’yi yenemediğimiz gibi Madrid de Barçayı yenemiyor. Madridli oyuncuların çaresizlikleri bana Galatasaraylı oyuncuların Fenerbahçe maçlarındaki çaresizliği hatırlattı.

Son olarak Casillas ve Mourinho’nun şu iki fotoğrafını da ekleyim zaten konuşacak fazla bir şey yok.

Sevmediğin ot…

Yayınlandı: 03/11/2010 / Uncategorized

Sakızdan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmiyorum. Dayanamıyorum. Yakın çevremdekiler bilir ne kadar sinir olduğumu. Yüreğim sıkışıyo. Kalbim ağrıyo. Kafam atıyo. Gözüm dönüyo birini sakız çiğnerken gördüğümde. Takıntı haline gelmiş durumda. Artık birinin ağzında sakız gördüğüm zaman düzgün çiğnese bile aynı şeyleri hissediyorum. Ağzında sakızı göreyim yeter. İçimden boğazlamak geliyo. Öyle bir boğazlamak ki nefessiz kalıp öğürmeye başladığında sakız da ağzından düşsün. Aslında tek amacım sakızın o ağızdan çıkması. Ama bunları yapamadığım için kendi kendimi yiyip bitiriyorum. Çok yakın çevrem bilir bu takıntımı ve mümkün olduğunca yanımda düzgün sakız çiğnerler ya da hiç çiğnemezler sağolsunlar. Ama sakız çiğneyenler yakın çevremle sınırlı kalmadığı gibi hepsi gelip beni buluyor üstüne. Ne zaman otobüste yanımdaki koltuk boş olsa ve otobüse ağzında sakız olan biri binse hep yusuflarım ‘şimdi gelir benim yanıma oturur’ diye ve gelir oturur da! 20 tane boş koltuk varken gelip benim yanımdaki koltuğa oturma olasılığı nedir bir insanın ya? Hep mi gelip benim yanıma oturur. Cark curk çiğner sakızı. Binbir türlü senaryo yazarım o yolculuk bitene kadar. En son da efendi efendi uyarmak gelir içimden ama hiçbirini yapmam; çünkü alacağım tepkiden korkarım. Zaten düşünceli bir insan olsa o çiğnediği sakızın çıkardığı sesten diğerlerinin rahatsız olabileceği aklına gelir. Ama nerde? Git evinde sokakta şurda burda nasıl çiğniyosan çiğne ama toplu taşım araçlarında ve diğer insanları rahatsız edebileceğin yerlerde yapma şunu.

Geçen de şehirlerarası otobüste gelirken yaşadım aynı olayı. Yanımdaki çocuk bir tane kek yedi yolculuğa başlarken verilen ikramda ve iki saat boyunca ağzında garip garip sesler çıkardı. Bu arada sakızdan sonra en nefret ettiğim şey de şapır şupur yemek yenmesidir. En uç sinirlerime dokunur bu da. Kendimi kaybederim. Bu çocuk da iki lokma bişi yedi iki saat ses çıkardı. 10-15 dakikalık aralarla çıkarıyo sesi ama.. Ve bende kulaklık olmasına ve film izlememe rağmen filmde ne zaman bir sessizlik olsa çocuğun çıkardığı sesi duyuyorum. Neyse bu mola vermeden önce yarım saat bir saat uyuyakaldı da ses kesildi ben de rahatladım diye düşünürken molada tuvalete girerken gördüm bu sefer de ağzında sakız var! Allahım, dedim, günahım ne… Bitti mola, bindik otobüse. Sakız ağzında. Hemen çay kahve servisi başlasın istedim ki belki içer de sakızı çıkarır diye.. Servis başladı ama bişi içmek istemedi tabi. Ben orada sinirden kuduracam ya, niye içsin ki? 2-3 saat de sakız çek işin yoksa. Ne ederim nasıl atlatırım bu yolculuğu derken bir şekilde geçti gitti. Bu süre boyunca ne kadar takıntılı biri olduğumu ve kendimi ne kadar yorduğumu fark ettim. Ama insanların umursamaz olduklarını düşündükçe daha da bir takıyorum işte napayım? Sonuç olarak takıntılı bir insanım. Sakızdan ve ağızdan çıkan çeşitli seslerden nefret ediyorum. Ve bu nefretimden dolayı hepsi de gelip beni buluyor. Çok param olsun sakız üreten bütün fabrikaları satın alıp kapatacam. Kimse çiğnemesin. Hatta yasa çıksın; sakız çiğnemenin cezası 1000 lira falan olsun Singapore’daki gibi. Ya da ben öleyim. Ya da ölmeyim daha gencim. Singapore’a yerleşeyim en iyisi.

Aynı Oksijeni Soluyoruz!

Yayınlandı: 26/10/2010 / Uncategorized

 

 

Diyecek söz; edecek küfür bulamıyorum.

Nasıl bir ruh hastalığıdır!

Nasıl bir caniliktir!

Nasıl bir kafa yapısıdır!

İnsan diyemiyorum zaten. ‘hayvanlık’ diyesim geliyor ama orda çaresizce can veren hayvanı görünce onu bile diyemiyorum..

Senin yediğin yemek, içtiğin su, soluduğun oksijen zarar bu millete.

Yaşaman bile zarar.

Öl sen!

Back again!

Yayınlandı: 26/10/2010 / Uncategorized

Yaklaşık bir buçuk aylık bir sürenin ardından kaldığım yerden devam.. Bu süre boyunca birçok olay oldu:

Herkesin büyük bir ümitle beklediği referandum oldu ve sonuç olarak ülkenin %60’ı aptal çıktı. Bir kez daha gördük ki demokratik bir toplum değiliz. Kimse birbirinin siyasi ‘özgürlüğü’ne saygılı değil.

Sırf ‘dünya kupası finalini canlı izledim’ diyebilmek için maça giden basketbol cahili insan kitlesinin oluşturduğu ve maçı rezil ettiği ve bence milli takımlar bazında alınmış en iyi dereceyi aldığımız bir dünya kupasını geride bıraktık. Tüm turnuva boyunca seyirci iyi değil; takımı desteklemiyor diyip durdum ama kimse dinlemedi. Gördük finalde. Jack Nicholson çakması Şahan’ın en önden izlediği maçtan ne hayır gelir ki zaten! Takımı desteklemek için ayağa kalkanları oturtan ‘kodaman’ koduklarımın izlediği ve seyircisiz oynadığımız bir final izledik. Yine gördük ki ülkede herkes her boktan anlıyor. Basketbolla hiç alakası olmayan; basketboldan iki gram anlamayan insanlar turnuva boyunca uzman kesildiler.

Galatasaray Rijkaard’ı gönderdi. Terim’e teklif götürdü. Terim de Florya’nın reyisi ben olmalıyım dedi; Polat avcunu yaladı ve Hagi’yi getirdi. Antrenörlük başarısı olmayan Hagi de Kadıköy’den yıllar sonra bir puan çıkardı. Takım ümit verdi, iyi oynadı, yenebilirdi, şöyleydi böyleydi… Çok konuşmaya gerek yok bakıp görecez.

Ben il il mülakatlara gittim ve onlarca başvurunun ardından iki üç yazı önce baya bi laf ettiğim yerde 657’ye tabi oldum. Şehir değiştirdim, ev tuttum, çalışmaya başladım vs vs..

Bu arada hayatıma daha da anlam katan biri var artık..

Şimdilik bu kadar.

Herele is back.