‘Uncategorized’ Kategorisi için Arşiv

Şehit

Yayınlandı: 19/10/2011 / Uncategorized

Ben yorum yapmayacağım. Profil resmimi Türk bayrağıyla, Atatürk resmiyle ya da Türk bayrağına sarılmış şehit tabutuyla da değiştirmeyeceğim. Bir süre sonra değiştirilecekler zaten. Unutacağız şehitlerimizi. Geçecek bu acımız. Ama şehit aileleri hep üzülecek, hep ağlayacak. Unutmayacaklar. Daha sonra başka bir şehit haberi alacağız ve yine üzüleceğiz. Ama o şehit aileleri daha çok üzülecek bu sefer. Hem kendi evladı için üzülecek, hem yeni şehit olan evladı için hem de o şehidin ailesi için. Aynı kaderi paylaştıklarından anlayacaklar hallerini. Biz de hemen değiştireceğiz profil fotoğraflarımızı, tepkimizi koyacağız. Üzüntümüzü belirteceğiz. Tabi bu arada içimizdeki teröristler de kıs kıs gülecek halimize. Bizi ne kadar üzdüklerini, ne kadar etkilediklerini gördükçe mutlu olacaklar. Sonra bakacaklar ki biz artık üzülmüyoruz, unutmuşuz, sindirmişiz ya da içimize atmışız üzüntümüzü; sonra başka bir şerefsizlik yapacaklar. Bu sefer daha adice. Daha çok acıtacaklar canımızı.Biz üzüldükçe onlar mutlu olacak. Sonra başka bir yerde devlet bize iş vermiyor, bize bakmıyor, bize hizmet getirmiyor diyecekler. Diyecekler ama dilimizi öğrenmeyecekler. Öğretmenimizi rehin alacaklar. Elektriği suyu kaçak kullanıp vergi kaçıracaklar. Devlet malına zarar verecekler. Ve biz de bunlarla aynı topraklarda yaşamaya; aynı oksijeni solumaya devam edeceğiz. Aziz Nesin’in dediği gibi “Utanıyorum şehidim, utanıyorum.” Bu insanlarla aynı topraklarda yaşamaktan utanıyorum. Bizi bunlarla yaşatmak zorunda bırakanlardan utanıyorum. Bu yüzden artık bu tür haberlere tepkimi göstermiyorum. İletilerimde teröristlere bela okuyup sövmüyorum. Atam nerdesin, gelsen de görsen bize bıraktığın ülke ne halde diye dert yanmıyorum. Her şehit haberi duyduğumda başımızdakileri Atatürkle kıyaslama gafletinde de bulunmuyorum. Gelen gideni aratır derler. Ben aramaktan vazgeçeli çok oldu zaten. Atatürkü aramıyorum artık. Kızgınım ona. Evet, hem de çok. Neden o kadar büyük bir insan oldun ki? Neden bizi o kadar yokluktan, sefaletten kurtardın da Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdun? Bize Türklük bilincini bu kadar aşıladın? Neden bir subayımız şehit oldu diye her yeri yakmaya kalktın? Bak ne şehitler gidiyor ama kimse bir yeri yakıp yıkmıyor. Biraz üzgün çıkıyorlar milletin karşısına, iki üç laf geveleyip başımız sağolsun, vatan sağolsun diyorlar. Geçiyor gidiyor. Sadece bunlar böyle yapıyor sanma sakın. Senden sonra herkes böyle yaptı. Çok değişti bu millet çok. Ben bile değiştim baya. Artık tepki gösteremiyorum. İçime atıyorum hep. Yüzüm gülerken, içten içe üzülüyorum artık. Beni zayıf görsünler istemiyorum. Başım dik olsun en azından diyorum. Eminim sen de böyle yapmamızı isterdin bizden. Keşke gelseydin de deseydin başınızı öne eğmeyin diye. Başkasına yalakalık yapmaya gerek yok diyip dünyaya kafa tutsaydın yine. Biz bize yeteriz deseydin. Bak işte yetemiyoruz. Bizi bize düşürüyorlar Atam! Ülkeyi bölüyorlar. Hem de ellerini kollarını sallaya sallaya. Devletin, askerin içine girmişler artık. Kimse bir şey yapamıyor. Ya da yapmak istemiyor. Bana değmeyen yılan bin yaşasın diyor herkes. O kadar bencil olduk ki bırak devleti milleti, kendimizden başka kimseyi düşünmez olduk. Çok değiştik çok! Az önce evimin önünden 10-12 yaşlarında onbeş civarı çocuk ellerinde türk bayraklarıyla “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye geçtiler. Bu yaşta vatan, millet bilinciyle tepkilerini gösterebildikleri için çok mutlu oldum ve bu cümleyi onlara kurduranlardan bir kez daha utandım. Sen görsen sen de mutlu olurdun. Ama yok, sen olsan onlar bu cümleyi kurmazlardı…

Reklamlar

Başlıksız.

Yayınlandı: 02/04/2011 / Uncategorized

Duty Free’den gelen bi Absolut’üm vardı. Uzun zamandır bekliyo dolapta. Bu akşam açayım dedim. Uzun zamandan kastım da bir hafta. Neyse. Gittim markete ananas aromalı meyve suyu aldım. Sonra kuruyemiş reyonunu önünde durdum ve 200 gram antep fıstığı istedim. Kasap reyonundan gelen pala bıyıklı abi tartarken antep fıstığını gözüm yanyana duran soslu leblebi ve mısıra takıldı. Aklıma BMH günleri geldi. Bi gülümseme yayıldı yüzüme. Hadi. dedim. Alayım… Ödedim parayı çıktım marketten. Eve doğru yürürken BMH hatıralarının zihnimin derinliklerinde yüzeye çıkmak istediklerini hissettim. Ne günlerdi be! diye geçirdim içimden. Nerden nereye? Daha dünmüş gibi hatırladım yaşananları. Sonra yaşadığım apartmanın önüne geldiğimi fark ettim ve bütün o anılar yerini tanımadığım bir şehirde bütün arkadaşlarımdan uzak olarak yaşadığım gerçeğine bıraktı. Öğretmendim. Bir an gerçekten öğretmen olmak isteyip istemediğimi düşündüm merdivenleri çıkarken. Kazandığım para ve çalıştığım yerdeki memnuniyetim hemen attı bu düşünceyi kafamdan. Eve girdim. Mutfağa bıraktım aldığım malzemeleri. Karnım açtı. Bir şeyler atıştırıp sonra içeyim dedim. Açtım dolabı. Hazırda sadece köfte kalmıştı. Bir an evvel tükettiğim hazırların yerini doldurmalıyım diye düşündüm. Çıkardım köfteleri attım tavaya. Yine yapıştılar. Sövdüm. Paketin üzerindeki tavsiye edilen pişirme önerisine uyarak 8-10 dakika pişirdikten sonra ekmeğin arasına koydum. Domates dilimledim içine. Biraz da yeşillik koydum. Dolabımın olmazsa olmazı bir litrelik kolayı çıkardım ve masaya oturup afiyetle yedim. Tabi ki yemek yerkenki olmazsa olmazım Friends’den bir bölüm açmayı da ihmal etmedim. 10 sezonluk diziyi 4 kere baştan sona izlemiştim. Böyle ara ara izledikleriminse haddi hesabı yok. Friends eşliğindeki yemeğimi bitirdikten sonra bilgisayar başına geçtim. Her zamanki Facebook-Twitter rutinlerimi yaptım. O arada bi arkadaşımın hazırladığı kişisel internet sitesine girdim. Uzun zamandır girmemiştim. Okumak hoşuma gidiyodu yazdıklarını. En son nefret ettiği şeyleri sıralamıştı. Okurken ben de yazmalıyım aynından diye düşündüm. Hatta çok sevdiğim şeyleri de yazmalıyım dedim.

Çok güzel söylemişti nefret ettiklerini. Bir çırpıda öğrendim nefret ettiği her şeyi. Ya da bir kısmını. Bir sonraki yazıyı okudum. İmza gününe gitmişti. Hemen anladım hangi yazar için gittiğini. Çok imrendim o an. Üstünde fazla durmamaya çalıştım. Diğer yazdıklarını okudum. Ortak bir arkadaşımızın doğum günü için ufak bir paragraf yazmış olduğunu gördüm. Kısa ve öz. Ne güzel, dedim, bir insanın kişisel sitesinde başka bir insandan bahsetmesi. Sonra aynı kişinin bir hafta sonraki doğum günü organizasyonumu yaptığı aklıma geldi. Ne kadar vefalı diye geçirdim içimden. Önceki sene de doğum günümü o duyurmuştu. Ne eğlenmiştik…Bi özlem kapladı içimi. Akşam çıkmalarımız aklıma geldi. Alkolün verdiği rahatlamayla kendimizi müziğe bırakışlarımız… Çok özlemiştim o günleri. Öğrenci olmayı. Okula gidip derse girmemeyi. Vize önceleri not bulma telaşlarını. Bir sürü şeyi çok özledim. Aynı sıralara oturmayı istedim yeniden. Sevdiğim sevmediğim herkesle beraber aynı derslikte olmayı.. Hemen o günlerin, hayatımın belki de en güzel günlerinin geride kaldığı; artık öğretmen olduğum aklıma geldi. Ne vardı bu öğretmen olmakta? Eskileri düşünmeye gelmiyodu. Hemen silip atıyodu bütün anıları bir kenara…

Dalmıştım eskilere. Tam zamanıydı içmenin. Hazırladım içkiyi; çerezleri. Açtım hemen müzik klasörünü. Seçiyordum en slowlarından. Yine fark ettim ki BMH’de dinlediğimiz şarkıları seçiyorum. Yok yok. Kurtuluş yoktu bu akşam. Eskileri düşünecek; içecektim. Hoş; daha içmeden sarhoş olmuştum bile. Seçtim şarkıları başladım dinlemeye… One more cup of cofee, don’t cry, knockin on heavens door, with god on our side… Hep Bob Dylan’dan gidiyodum. Bob Dylan deyince aklıma bir kişi geliyodu. İyi ki de tanıştırmış beni Bob Dylan’la dedim. İyi ki de tanımışım bu insanı dedim. Hayatımda olduğu için mutlu olduğum insanlardan. Harbi insan. Kendi dünyasında yaşar. Etliye sütlüye karışmaz, ki bence en iyisi. Benim belki de hiç bir zaman yapamayacağım bişi…

.

.

.

Öyle işte…

En son Bob Dylan’dan şarkılar dinlediğimi hatırlıyorum. Şu an ise Unforgiven çalıyor. Ne şarkı yapmışlar! Hiç sıkılmadan dinleyeceğim şarkılardan bir liste oluştursam kesin listeye ilk sıralardan girer.

Neyse. Sanırım dağılmaya başladım. Bu kadar yeter sanırım. Yarın bu yazdıklarımı okuyup gülecem. Hadi bay.

Sevmediğin ot…

Yayınlandı: 03/11/2010 / Uncategorized

Sakızdan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmiyorum. Dayanamıyorum. Yakın çevremdekiler bilir ne kadar sinir olduğumu. Yüreğim sıkışıyo. Kalbim ağrıyo. Kafam atıyo. Gözüm dönüyo birini sakız çiğnerken gördüğümde. Takıntı haline gelmiş durumda. Artık birinin ağzında sakız gördüğüm zaman düzgün çiğnese bile aynı şeyleri hissediyorum. Ağzında sakızı göreyim yeter. İçimden boğazlamak geliyo. Öyle bir boğazlamak ki nefessiz kalıp öğürmeye başladığında sakız da ağzından düşsün. Aslında tek amacım sakızın o ağızdan çıkması. Ama bunları yapamadığım için kendi kendimi yiyip bitiriyorum. Çok yakın çevrem bilir bu takıntımı ve mümkün olduğunca yanımda düzgün sakız çiğnerler ya da hiç çiğnemezler sağolsunlar. Ama sakız çiğneyenler yakın çevremle sınırlı kalmadığı gibi hepsi gelip beni buluyor üstüne. Ne zaman otobüste yanımdaki koltuk boş olsa ve otobüse ağzında sakız olan biri binse hep yusuflarım ‘şimdi gelir benim yanıma oturur’ diye ve gelir oturur da! 20 tane boş koltuk varken gelip benim yanımdaki koltuğa oturma olasılığı nedir bir insanın ya? Hep mi gelip benim yanıma oturur. Cark curk çiğner sakızı. Binbir türlü senaryo yazarım o yolculuk bitene kadar. En son da efendi efendi uyarmak gelir içimden ama hiçbirini yapmam; çünkü alacağım tepkiden korkarım. Zaten düşünceli bir insan olsa o çiğnediği sakızın çıkardığı sesten diğerlerinin rahatsız olabileceği aklına gelir. Ama nerde? Git evinde sokakta şurda burda nasıl çiğniyosan çiğne ama toplu taşım araçlarında ve diğer insanları rahatsız edebileceğin yerlerde yapma şunu.

Geçen de şehirlerarası otobüste gelirken yaşadım aynı olayı. Yanımdaki çocuk bir tane kek yedi yolculuğa başlarken verilen ikramda ve iki saat boyunca ağzında garip garip sesler çıkardı. Bu arada sakızdan sonra en nefret ettiğim şey de şapır şupur yemek yenmesidir. En uç sinirlerime dokunur bu da. Kendimi kaybederim. Bu çocuk da iki lokma bişi yedi iki saat ses çıkardı. 10-15 dakikalık aralarla çıkarıyo sesi ama.. Ve bende kulaklık olmasına ve film izlememe rağmen filmde ne zaman bir sessizlik olsa çocuğun çıkardığı sesi duyuyorum. Neyse bu mola vermeden önce yarım saat bir saat uyuyakaldı da ses kesildi ben de rahatladım diye düşünürken molada tuvalete girerken gördüm bu sefer de ağzında sakız var! Allahım, dedim, günahım ne… Bitti mola, bindik otobüse. Sakız ağzında. Hemen çay kahve servisi başlasın istedim ki belki içer de sakızı çıkarır diye.. Servis başladı ama bişi içmek istemedi tabi. Ben orada sinirden kuduracam ya, niye içsin ki? 2-3 saat de sakız çek işin yoksa. Ne ederim nasıl atlatırım bu yolculuğu derken bir şekilde geçti gitti. Bu süre boyunca ne kadar takıntılı biri olduğumu ve kendimi ne kadar yorduğumu fark ettim. Ama insanların umursamaz olduklarını düşündükçe daha da bir takıyorum işte napayım? Sonuç olarak takıntılı bir insanım. Sakızdan ve ağızdan çıkan çeşitli seslerden nefret ediyorum. Ve bu nefretimden dolayı hepsi de gelip beni buluyor. Çok param olsun sakız üreten bütün fabrikaları satın alıp kapatacam. Kimse çiğnemesin. Hatta yasa çıksın; sakız çiğnemenin cezası 1000 lira falan olsun Singapore’daki gibi. Ya da ben öleyim. Ya da ölmeyim daha gencim. Singapore’a yerleşeyim en iyisi.

Aynı Oksijeni Soluyoruz!

Yayınlandı: 26/10/2010 / Uncategorized

 

 

Diyecek söz; edecek küfür bulamıyorum.

Nasıl bir ruh hastalığıdır!

Nasıl bir caniliktir!

Nasıl bir kafa yapısıdır!

İnsan diyemiyorum zaten. ‘hayvanlık’ diyesim geliyor ama orda çaresizce can veren hayvanı görünce onu bile diyemiyorum..

Senin yediğin yemek, içtiğin su, soluduğun oksijen zarar bu millete.

Yaşaman bile zarar.

Öl sen!

Back again!

Yayınlandı: 26/10/2010 / Uncategorized

Yaklaşık bir buçuk aylık bir sürenin ardından kaldığım yerden devam.. Bu süre boyunca birçok olay oldu:

Herkesin büyük bir ümitle beklediği referandum oldu ve sonuç olarak ülkenin %60’ı aptal çıktı. Bir kez daha gördük ki demokratik bir toplum değiliz. Kimse birbirinin siyasi ‘özgürlüğü’ne saygılı değil.

Sırf ‘dünya kupası finalini canlı izledim’ diyebilmek için maça giden basketbol cahili insan kitlesinin oluşturduğu ve maçı rezil ettiği ve bence milli takımlar bazında alınmış en iyi dereceyi aldığımız bir dünya kupasını geride bıraktık. Tüm turnuva boyunca seyirci iyi değil; takımı desteklemiyor diyip durdum ama kimse dinlemedi. Gördük finalde. Jack Nicholson çakması Şahan’ın en önden izlediği maçtan ne hayır gelir ki zaten! Takımı desteklemek için ayağa kalkanları oturtan ‘kodaman’ koduklarımın izlediği ve seyircisiz oynadığımız bir final izledik. Yine gördük ki ülkede herkes her boktan anlıyor. Basketbolla hiç alakası olmayan; basketboldan iki gram anlamayan insanlar turnuva boyunca uzman kesildiler.

Galatasaray Rijkaard’ı gönderdi. Terim’e teklif götürdü. Terim de Florya’nın reyisi ben olmalıyım dedi; Polat avcunu yaladı ve Hagi’yi getirdi. Antrenörlük başarısı olmayan Hagi de Kadıköy’den yıllar sonra bir puan çıkardı. Takım ümit verdi, iyi oynadı, yenebilirdi, şöyleydi böyleydi… Çok konuşmaya gerek yok bakıp görecez.

Ben il il mülakatlara gittim ve onlarca başvurunun ardından iki üç yazı önce baya bi laf ettiğim yerde 657’ye tabi oldum. Şehir değiştirdim, ev tuttum, çalışmaya başladım vs vs..

Bu arada hayatıma daha da anlam katan biri var artık..

Şimdilik bu kadar.

Herele is back.