‘Rahatsız herele’ Kategorisi için Arşiv

İnsanların egoları ne kadar da yüksek…İsimlerinin önüne gelen unvanlarla kendilerini bir şey sanıyorlar. Üstelik, bu aldıkları unvanları kendilerinden daha çok hakedenler alamıyor. Çünkü, bunların yüksek yerlerde ahbapları var. Bir telefon, bir selam, ısmarlanan bir yemek, bir tepsi baklava işlerini görüyor. Hal hatır işiyle oluyor bu işler. Karşılıklı çay içerken alabiliyorlar bu unvanları. Ve çay içmek gibi basit bir eylemi gerçekleştirirken aldıkları için bu unvanları, sanıyorlar ki o kadar basit olacak bu unvanların gereklilikleri. İşte bu yüzdendir ki memlekette hemen hiç bir iş doğru düzgün yürümüyor. İlkokul mezunu adam milleti temsil ediyor. Üniversite okumamış adam da üniversite öğrencileri hakkında karar alıp ahkam kesiyor. Eğitim geçmişi, bilgisi olmayanlar eğitimle alakalı yerlerde yönetici oluyor ve hiç bir fikir sahibi olmadıkları gibi, bilenlerin fikirlerine, emeklerine, deneyimlerine de saygı duymuyorlar. Farkındalıklarını artırmak istediğinizde de ben bilirim havasına giriyor. Söylediklerinizi duymuyor; ciddiye almıyor. Çünkü siz onun astısınız. Ne haddinize! Yanlış yapmış bile olsa ona karışamazsınız. Zaten yanlış yapmaz onlar. Unvanları var çünkü. Yapsalar bile her minareye hazır kılıfları vardır unvanlarıyla getirdikleri. Öyle bir egoya sahiptirler ki diğer insanların haklarını yerler; hayatlarıyla oynarlar ama bir damla vicdan azabı çekmezler. Unvanları çektirmez çünkü. Masa başından hallederler her şeyi. Önlerine gelen belgelerde yazılı olanlara göre kararlarını verirler. Hatta sizin yerinize bile karar verirler. Sizin emeğinizi yok sayarlar. Çünkü fazlasıyla emek harcamışlardır o unvanı alana kadar. Sizin emeğiniz nedir ki onlarınkinin yanında! Sanarlar ki unvanlarından ötürü saygı duyar herkes onlara. Duyanlar var tabi ki. Hem de gani gani. Ama tamamen duygusal sebeplerden ötürüdür saygıları. Bir gün okey oynarken alacaklarını bildikleri unvandan ötürüdür bu saygıları. Varsın yenilsin okeyde. Ne demişler? Kumarda kaybeden aşkta kazanır. Bunlar da meslek aşkıyla yanıp tutuştukları için kazanacaklar nihayetinde. Zaman geçtikçe kumarda kazanan; aşkta kazandıran olacaklar zaten. Onlar aşkta kazandırdıkça  her zaman hakkı yenen, ezilen birileri olacak mutlaka. Asıl çalışan ve emek verenler yine emeklerinin karşılıklarını alamayacaklar.

Tüm bunların akademisyenlik camiasında olanları beni akademisyenlikten soğuttu. Akademisyenlere olan saygımı yitirdim. Bunlardan uzak durayım dedim ama onlar benden uzak durmadı. Sonuç olarak bu insanların varlığından rahatsızım. Onlar da benden rahatsızdır belki de. O zaman bu şarkıyı dinleyelim.

Reklamlar

Wikipedia‘nın Türkçe sayfasına göre Türkiye’deki toplam üniversite sayısı.  Bunların 14 tanesi 2010 yılında; 8 tanesi 2009 yılında; 8 tanesi 2008 yılında; 28 tanesi 2007 yılında; 17 tanesi de 2006 yılında kurulmuş. Yani son 5 sene içinde kurulan üniversite sayısı 75. Başka bir deyişle Türkiye’deki üniversitelerin yarısı son 5 sene içinde kurulmuş. Evet üniversitelerin kurulması güzel bir şey. Üniversite sayısı çok olsun. Mezunu çok olsun. Okumuş nufüs artsın. Ülke gelişsin vs vs… İyi, güzel, hoş da üniversite açmak bir maharet değil. O üniversitelerden mezun olan öğrencilere iş imkanı sunamadıktan sonra ne anladım bu işten! Mayıs 2006’da işsizlik oranı %8.6 iken; Nisan 2009’da %13,2’ye çıkmış. Mayıs 2010 itibariyle de %10,5 görünüyor Eurostat sitesine göre. Rakamlar gösteriyor ki kurulan üniversitelerden mezun olanlara kurulan üniversitelerle orantılı olarak iş imkanı sağlanmamış. Son bir sene içinde bu oranlarda bir düzelme görünüyor; ama, 2006-2009 arasında kurulan üniversitelerden mezun olanların hepsi henüz iş bulabilmiş değil. Şuanki oran hala 4 sene öncekinden daha yüksek.

Neyse, benim asıl söyleyeceğim bu değildi aslında. Bugün sabah ntvmsnbc’de okuduğum bir haber üzerine konuşmak istedim. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı ve Uluslararası Öğrencileri Değerlendirme Programı 2000 yılından itibaren her üç senede bir dünya genelinde 15 yaşındaki öğrencileri değerlendirmeye alıyormuş. Çıkan sonuçlara göre de ülkelerin eğitim politikaları şekilleniyormuş. Bizim 2000 yılından beri sıralamada son 3’te yer almamız da eğitim politikalarımızın ne kadar etkili olduğunu göstermekte. Biz hala gidelim ilköğretim öğrencilerine İngilizce’yi uzaylılarla öğretmeye çalışalım. (bkz. uzaylı gören köylü). İlköğretim eğitim kalitesi böyleyken lisede ya da üniversitede başarısız olan öğrencilerde suç bulmanın bir alemi yok. 15 yaşındayken dünya ortalamasının altında eğitim kalitesine sahip bir eğitim kurumundan çıkmış birinden üniversiteye geldiğinde olağanüstü şeyler yapmasını beklemek bir tek bizim millette vardır sanırım. Belki bir de sıralamada sonuncu olan Meksika’da böyledir. Hal böyleyken, dünyanın en iyi 500 üniversitesinde sadece iki üç üniversitemiz var diye üniversite eğitim sistemini eleştirmek çuhaldızı batıracak yer bulamamaktır.

Herkesin bayramı kutlu mutlu mübarek olsun.

Kimine göre her gün bayram zaten; ekstradan bişi yapmıyo. Kimi haftasonunu başıyla birleştirip tatili uzatma planı yapıyo.. Kimi de geleneklerini sürdürme çabasıyla büyüklerini konu komşusunu ziyaretlere gidiyo.. Öyle veya böyle herkes bir şekilde bayramı kutluyo. Belki kuru bi ‘iyi bayramlar’dan ibaret oluyo tüm bayram. Belki de akraba eş dost ziyaretlerinden yorgun düşülüyo. Ama herkes kutluyo. Peki ne kadarımız ne için kutladığımızı biliyo? Bu soruyla öyle çok derin dini cevaplar falan beklemiyorum. Zira benim de öyle çok engin dini bilgim yok. Bu ramazan ayında başlayan bi rahatsızlık var içimde. Sorduğum soruya cevabımla anlatayım rahatsızlığımı. Benim cevabım şu; ramazan ayı boyunca oruç tutan müslümanların ramazan ayını hayırlısıyla bitirmenin coşkusudur ramazan bayramı. Yani müslümanların bayramı. Oruç tutanların bayramı. Allah’ın kullarının bayramı.. Aksini iddia edemez kimse.

Ama benim bazı ‘kimse’lere söyleyeceklerim var:

Çeşitli sosyal paylaşım sitelerinde arkadaşlarımın ‘dini görüş’ kısımları hep dikkatimi çekmiştir. İlk başta ateist falan görünce garipsiyodum. Oha töbe haşa falan oluyodum. Sonra baktım adamlar tanrı yok diyo. Kabul etmiyo varlığını. Dini düşüncesidir deyip alıştım yavaş yavaş. Sonra bi baktım deist çıktı. Ya da daha önceden vardı. Tabi vardı önceden de benim arkadaşlarının dinlerinin değişmesiyle (!) ben de tanışmış oldum. Neymiş diye anlamına baktım evreni üstün bi varlık yaratmış; ama evrenin işleyişine karışmıyomuş. Karışırsa teist oluyolarmış. Ha tanrı var mı yok mu kafanız karışıksa da agnostik oluyomuşsunuz. Bunlar bana komik geliyo artık açıkçası. Aynı kişi iki sene önce ateistken sonra deist olup daha sonra agnostik oluyo. Bunu da alenen herkese yayınlıyo profilinde. Nasıl bi tutarsızlıktır anlayamıyorum. Ya bi karar ver ya da öyle profilinde değiştirip durma. Çok komik görünüyo çünkü. Daha da komik olan ve beni rahatsız edense bayramları müslümanım diyenden daha bi şevkle beklemeleri ve kutlamaları.. E hani tanrı yoktu? Ya da vardı da evrenin işleyişine karışmıyodu? Ya da karışıyodu da senin kafan karışıktı? E bayramlar sizin deyiminize göre ‘bir tanrı’nın işi değil mi? O ‘tanrı’ da belli değil mi? Her şey gayet açık değil mi? Sen orda burda ‘tanrı yok yeaa inanmıyorum öyle şeylere’ falan diye atıp tutarken gelip burda bayram kutlaman tezat oluşturmuyo mu? Oluşturyo bence. Hatta o kadar basit, komik ve bilgisiz görünüyosunuz ki gözümde.. Tamamen gösteriş olsun diye böyle bişiler yaptığınızı düşünmüyor da değilim. Herkesin dini kendine. Diyecek lafım yok. Ama dininizin gerekliliklerini yerine getirin bari. Başka dinlerin işinize gelen yanlarını değerlendirip geri kalan kısmı hakkında atıp tutmayın. İnanmıyolar; bayramı kutluyolar üstüne bi de bayramın adını kendilerine göre değiştiriyolar. Bi de nerde o eski bayramlar ehi ehi demeleri yok mu…

Hiç oranızdan buranızdan bişi üretmeye çalışmayın. Bu bayramın adı bellidir: Ramazan Bayramı’dır. Şeker bayramı değildir. Şeker bayramı diye de bişi yoktur. Ve bu bayram müslümanların bayramıdır. Sizin tanrı diye nitelendirdiğiniz varlık da Allah’tır. Entel dantel dini görüşleri savunacağınıza içinde bulunduğunuz toplumun dinine ‘birazcık’ saygı duyun da tanrı yerine Allah; şeker bayramı yerine de ramazan bayramı deyin. Korkmayın günah işlemiş olmazsınız..

Hadi HERKESin bayramı kutlu mutlu olsun..

Doktorlarla ilgili rahatsızlıklarım var.

Hepsinde gereksiz bi hava var bi kere. Ben tıp okudum olum diye yüksekten görmeler falan. Tamam en az 5-6 yıl okudunuz da kime hava yapıyonuz? Paranın dibine vuruyosunuz işte daha bizden ne istiyosunuz? Hoş havaları para kazanınca değil, ta öğrencilikten başlıyo. Geçenlerde yıllık çıkardığımız ajanstaki abiyle konuşuyodum. Adam bana tıpçılardan dert yandı. Aynen onun ağzından anlatıyorum: ” Yahu bu tıpçılar da bi enteresan. Arıyorum Bay Herele Hörölö’yü, burda öyle birisi yok diyolar. Yine arıyorum, yine aynı şeyi söylüyolar. Sonra bi tanesi insaflı çıktı da dedi ki: Abi sen Dr. Herele Hörölö demezsen kimse seni ciddiye almaz.” Ulan daha öğrencilikten mi havaya girer bi insan. Sonra noluyo üniversitenin birindeki medikoda öğrencilere hava yapıyolar. Bizim medikoda vardı böyle bi tip. Adam kılın önde gideni. Bi gün final sınavında rahatsızlandım. Kaşım gözüm kaydı her tarafı simsiyah görüyorum. Ellerim titriyo falan.. Hoca gördü kağıdı kalemi bıraktığımı bi de en öndeyim zaten soruyo oğlum noldu diye. Kötüyüm hocam dedim anlattım derdimi. Çık bi hava al gel dedi. Çıktım geldim yine aynı. Sonra dedim ben yapamıyorum. Boş kağıt verip çıktım. Göze almışım aynı dersi seneye bi daha almaya. Neyse çıktım bi çorba içtim kendime geldim. Sonra sınavdan çıkan arkadaşlar merak etti geldi yanıma. İlle de tutturdular medikoya gidelim. Yahu, dedim, iyiyim ben. Yok gidelim. Neyse gittik medikoya. Tam öğle arası bu kıl kuyruk nöbetçiymiş. Geldi tansiyonumu ölçtü. Tabi ben bunun kıl ve kuyruk olduğunu bilmiyorum o zamanlar. Benim için normal bi doktor. Neyse bakıyo her şey normal tabi. Odasındaki koltuğundan o çok değerli poposunu kaldırmasına sebep oldum ya atarlandı bunun bi şeyi yok diye. Kapıyı çarpıp çıktı odadan. Lan nasıl sinirlendim. Bi kere ‘Bu’ ne ulan? Sen nesin de bana bu diyosun. 6 senede hastaya nasıl hitap edileceğini öğrenemedin mi deyyus! Dedim gidiyim şunun arkasından alıyım boynundaki steteskopu sokayım bi yerlerine. Neyse dedim sonra olay çıkarmayım. Ama kıllandım herife. Neyse uzatmayım sonra hocamla konuştum. Dedi ki git olum rapor al sınava sokayım seni. İyi dedim gittim geri medikoya. Bu kıl kuyruğun odasını buldum, girdim içeri. Dedim ki durum böyle böyle ben rahatsızlandım sınavdan çıkmak zorunda kaldım rapor almam mümkün mü. Kafasını hafiften yukarı kaldırdı ve gözlüklerinin üstünden artis artis kapıda ne yazıyo okudun mu dedi. Okumadım aq işim gücüm yok kapına astığın yazıları mı okuyacam! Arada bi sessizlik oldu baktım ki kapısında yazanları okumam konusunda ciddi herif. Çıktım dışarı kapının üzerinde kocaman bi yazı. İşte sizin hasta olduğunuza ben karar veririm, sizin şöyle olmanızı ben bilirim, sizin böyle olmanız benim elimde gibi bir sürü şeyin ardında kocaman harflerle AMA BUNLAR RAPOR VERECEĞİM ANLAMA GELMEZ anlamına gelen bi cümle işte. Deli oldum. İçeri girip boğazlamak geldi içimden. Neyse dedim dur sakin ol. Çıktım gittim. Şimdi bu hoşafa da bişi diyemezsin ki. Adamcağıza(!) okurken vermişler gazı kendini bi bok sanmış gelmiş bize afilleniyo. O da haklı tabi ne diyim..Tabi bütün doktorlar aynı değil aradan pamuk gibileri de çıkıyo ama benim karşılaştıklarımın geneli böyle.

Bi de bu adamların konuştukları dil beni çok rahatsız ediyo.  Konuştukları dilden kastım bir hastalığın tanımını yaparken kullandıkları İngilizce, Latince karışımı ama sorsan konuştukları dilin Türkçe olduğunu iddia edecekleri bi lisan işte. Özellikle ishale diyare demelerine iflit oluyorum. Çıkıyo bilmem ne hastanesinden bi doktor diyo ki Ramazan Bayramında çok şeker yemeyin diyare olursunuz. Ulan diyare ne fikibok. Memlekette kaç kişi diyarenin İngilizce çakması bi kelime olduğunu biliyo? Televizyonda kibar konuşmaya mı çalışıyo bilmiyorum ama millet anlamadıktan sonra isterse kırılsın dökülsün kibarlıktan. Psikologlarda da var aynı geyik. Neymiş? Posttravmatik etkiyle herele gürele olmuş. Travma sonrası desene arkadaşım. Hatta o travma neyse çarpma, zedelenme, sarsılma sonrası de. Bir ya da iki kere duydum yine kabıza konstipasyon(kelimeyi hatırlayamadım ondan bakıp yazdım) demişlerdi. E şimdi bu nasıl bi dil? Tıp dili dimi? Evet. Abi dil demek iletişim demek değil mi? Dilin en önemli özelliği insanlar ya da hayvanların kendi arasında anlaşmasını sağlaması değil mi? E doktor söylüyo vatandaş anlamıyo. Nasıl dil bu? Bu iki kelimeyi sık duyduğum için ikisini verdim örnek olarak ama bi ton kelime var öyle. Tamam bazı terimlere falan eyvallahım var. Türkçe karşılığı yoktur falan anlarım ama yüzde doksanı çakma bi dil de olmaz ki..

Şimdi sen çok iyi mi kullanıyosun dili diyeceksiniz. Kullanmaya çalışıyorum en azından..